Selçuklular Bibliyografyası Arama
Bibliyografya ve Özet Ekleme
SELÇUKLULAR KRONOLOJİSİ
KİTAP TANITIMI
MERAK EDİLENLER
Atabeylikler
Türkiye Selçukluları
Horasan Selçukluları
Irak Selçukluları
Kirman Selçukluları
Suriye Selçukluları
Anadolu Beylikleri
Selçuklu Kültür ve Medeniyeti
Seyahatnameler
Haritalar
Selçuklu Yapıları
Minyatürler
Keramikler Eşyalar
Selcuklu Camileri
Kervansaraylar
Medreseler
Linkler
Alparslan’ın Malazgirt’te Bizans İmparatoru ile giriştiği savaşı, hem Abbasî Halifesi hem de dönemin Müslüman Devletleri tarafından dinî nedenlerle önem atfedilen bir savaş olarak değerlendirmek mümkün müdür? Dönemin İslam Dünyası için bu savaş ne ifade ediyordu?

Bir Bizans İmparatoru’nun esareti ile neticelenen bu savaş, şüphesiz tüm İslam Dünyası’nda büyük heyecan uyandırmıştır. Halifenin bütün Müslüman emirlere gönderdiği “Allah’ım! İslam’ın sancaklarını yükselt ve hayatlarını sana kulluk için esirgemeyen mücahitlerini yalnız bırakma, Alparslan’ı düşmanlarına muzaffer kıl, askerlerini meleklerinle teyit et” sözleri ile başlayan dua metni ile bu savaşın Yermük ve Kadisiye gibi büyük zaferlerle kıyaslanması bunun açık misalleridir.

İslam ordularının fetih yoluyla ele geçirdiği topraklarla kıyaslandığında, Müslüman Türklerin Anadolu’yu ele geçirmeleri ve burayı yurt edinmeleri ne tür farklılıklar arz ediyor? Bu fethin İslam Tarihi içerisinde orijinal bir yanı ya da yanları var mıdır?

Türklerin Anadolu’yu fethi, tarih boyunca cereyan etmiş olan birçok fetih hareketinden farklı özellikler taşır. Müslüman Arapların diğer fetihleri içerisinde, Kuzey Afrika başka yer tutar. Hatırlanacağı üzere, koca kıta Müslümanlaşırken Araplaşmıştır. Yani Kuzey Afrika’nın yerli halkı din değiştirirken etnik kimliği de değişmiştir. Anadolu’ya gelenler ise zaten Müslüman Türkler idi. Göçlerin yurt bulma zorunluluğundan dolayı sürekli, sayılarının çokluğu, din farkı ve istilanın şiddeti sebebiyle Bizanslılar ile çok yakın münasebetler kurulamaması Anadolu’nun Türk Yurdu hâline gelmesiyle (özellikle Türkleşme demiyorum) neticelenmiştir. Bu arada tabii olarak, ekser hususiyetleri değiştirecek kadar olmasa da ihtidalar, yani İslamlaşma da yaşanmıştır. Fakat bu fethin en kendine has tarafı, bir millete ikinci bir vatan kazandırmış olmasıdır. Bu göçü diğerlerinden ayıran en mühim hususiyet, bir milletin adeta top yekun; yani çoluğu-çocuğu, sürüsü ve evi sayılan çadırı ile birlikte, geri dönüşsüz bir şekilde (bir akın, yağma-çapul macerası değil) geldiği bu yabancı ülkeyi vatanlaştırma kudreti göstermiş olmasıdır. Nasıl tevil edilirse edilsin bu ülke bu sayede Türkiye’dir.

Müslüman Türkler’in Anadolu’da iskânı, sonraları Osmanlılar’ın Rumeli’de uyguladığı gibi belli bir plan çerçevesinde mi gerçekleşti?

Anadolu’nun fethi daha önce de söylediğim gibi, tamamen bir yurt bulmak ihtiyacından, zorunluluktan kaynaklanıyordu. Elbette her şeye rağmen bir plan çerçevesinde cereyan ediyordu. Osmanlılar’ın Rumeli politikası ise Avrupa istikametinde genişlemekte olan fetihlerin sürdürülebilirliği için tayin edilen bir stratejinin icabıdır; fakat ikisi de aynı sonucu -Anadolu ve Rumeli’nin vatanlaşması sonucunu- doğurmuştur diye düşünüyorum.

Anadolu’ya yerleşen ilk Türkmen topluluklarının sosyal profilleri nasıldı? Akdeniz gibi büyük bir uygarlık havzasına inen bu topluluklar, bu kültür ikliminde kendi kimliklerini inşâ edebilecek ne tür imkânlarla mücehhez idiler?

Yakındoğu’ya göç edip, tarihi boyunca stratejik önemi haiz Küçük Asya’yı fethedip burayı vatanlaştıran Türkler, özellikle ilk yıllarda gelenler, daha ziyade göçebe idiler. Bununla birlikte uzun göç sürecinde yerleşiklerin de geldiği biliniyor. Ancak göçebelik mevzuunun, Anadolu’nun yerleşik Bizanslı ahalisi karşısında, fetih ve yurt tutma sürecini olumsuz etkilemediği de görülüyor. Bu ülkeye geldiklerinde şüphesiz, zaten Müslüman-Türk kimlikleri vardı. Onun için meseleye kimlik inşâsından çok, mevcut temel üzerinden medenî bir hamle yapma teşebbüsü olarak bakmak daha doğru olur düşüncesindeyim. Bu noktadan bakıldığında stratejik önemi haiz, fakat yüzyıllarca devam eden Bizans-İran, Bizans-Arap ve şimdi de Bizans-Türk savaşları ile tahrip olmuş; bu sebeple dünya ticaret yollarının dışında kalmış, idarî sistemi önemli ölçüde zaafa uğramış, bunlardan dolayı fakirleşmiş ve tenhalaşmış olan Bizans Anadolusu böyle bir medenî hamleye imkân verecek şartlardan mahrum bulunuyordu. Böyle olmasa bile aradaki din farkı, yerli kültürün zemin teşkil edebilmesinin önünde tabii bir mania oluşturuyordu. Aksinin bir kimlik buhranı ile sonuçlanması kaçınılmaz idi. Bunun bilincinde olan Türkiye Selçuklu Sultanları bu hamle için ihtiyaç duydukları kan naklini yapmak üzere, soydaş ve dindaşlarının hâkim bulunduğu el-Cezire bölgesine yöneleceklerdir. Ancak bölgenin siyasî hâkimleri ile yaşanan şiddetli rekabet ve savaşlar, arzu edilen çapta bir gelişmeye imkân vermedi. Belki bugün de sürmekte olan kültürel kimlik bunalımı veya problemlerinin temelinde bunu aramak gerekir.

Bu coğrafyadaki bin yıllık tarihimiz söz konusu edildiğinde genellikle Osmanlılar ön plana çıkarılıyor; Selçuklular’dan kerhen bahsediliyor sanki? Bu Selçuklular’ın rolünü küçümsüyor muyuz? Anadolu’yu yurt hâline getirmemizde bu devletin rolünü açıklar mısınız?

Türkiye Tarihi denilince akıllara öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun gelmesi son derece tabii bir durum. Zira Osmanlı üç kıtada ve Akdeniz Havzası’nda altı yüzyıl hüküm sürmüş cihanşumul bir imparatorluk. Zaman ve mekân olarak kapladığı alan itibariyle bile bu ilgiyi hak ediyor. Dünyada her şeye rağmen hâlâ Türk ve Müslüman denilince akıllara Osmanlı geliyor. Ancak tarihî hadiseleri kendi kanunları içerisinde incelediğiniz zaman Selçuklu olmadan Osmanlı olmaz ve açıklanamaz. Osmanlı Anadolu’da doğdu ve bir şekilde ağırlık merkezi de hep Anadolu oldu. Türkler’in ikinci anayurdu Anadolu ise şeksiz şüphesiz Selçuklular tarafından fethedilip vatanlaştırıldı. Burada söz konusu olan basit zapt etme işi değildir. Zira Anadolu bu fetih sürecinde, binlerce yıllık tarihi boyunca yaşamadığı küllî bir değişim yaşadı. Selçuklular zamanında Anadolu daha 1150’lerde, ilk önce Latin kaynaklarının telaffuz edeceği “Türkiye” adını hak edecek etnik, dinî, sosyal, siyasî, kültürel v.s. değişime uğradı. Eserini de soydaşı Osmanlılar’a devretti.

Anadolu Selçuklu şehirleri, sadece Müslümanların değil, Rumların ve diğer Gayr-i Müslim unsurların da meskûn olduğu şehirlerdi. Farklı ırkların, dinlerin ve kültürlerin idare edilmesinde sıkıntılar yaşandı mı, nasıl bir yol izlendi?

Sadece Türkiye Selçukluları’nın değil diğer Selçuklu Hanedanları’nın da Türkler’den başka Müslim ve Gayr-i Müslim tebaaları vardı. Fethin savaş yolu ile gerçekleştiği malum olmakla birlikte, özellikle Anadolu’da Bizans’ın Ortodoks olmayan ahalisi ile zaman zaman çatışmaya varan ilişkileri, bu unsurların Türk fethi karşısında takınacakları tavır üzerinde etkili olmuştur. Gayr-i Müslim kaynakların ifadelerine göre çekirge sürüsü veya denizdeki kum misali ülkenin her köşesini istilâ eden Türkler, sayısız insanın ölümüne veya yurtlarını terk etmesine sebep olmuşlardı. Yerli ahali Türkler’in önünden onların ilerleyişine paralel olarak batıya, kıyılara kaçıyordu. Bu kaçış her ne kadar “hoş geldiniz” veya işbirliği demeye gelmiyor idiyse de, savaşmadan çekilmek suretiyle, bilerek veya bilmeyerek Türk fethini kolaylaştırmış oluyorlardı. Ancak bir süre sonra ülkenin yeni sahipleri öyle bir düzen tesis ettiler ki, Gayr-i Müslim’ler Türk idaresini tercih etmekte tereddüt göstermediler. Kaynaklar, iç içe değilse bile bir arada yaşama geleneği ile ilgili kötü tecrübelerden söz etmiyorlar. Gayr-i Müslim tebaalarına belirlenen statü çerçevesinde rahat yaşama imkânı sunan Selçuklu Sultanları zanaat, ticaret ve hatta ziraat hayatında duydukları iş gücü açığı dolayısıyla da bir kısım Hıristiyan ahaliyi kendi topraklarında tutmak için teşvikler uygulamışlardır. II. Kılıçarslan, Süryanî din adamı Mihail ile ahbaplık etmekte sakınca görmüyor; Beyşehir Gölü’ndeki bir köyde yaşamakta olan Grek ahali, Konya’ya sefer yapan İmparator tarafından Bizans topraklarına götürülmek istendiklerinde buna razı olmuyorlardı.

Bu dönemde kervansaraylara özel bir önem verildi. Dönemin ticarî mekanizması ve Selçuklular’ın bu mekanizmanın işleyişindeki rolü ne idi?

Selçuklular zamanında kervansaraylara özel önem verilmesinin sebebi biraz önce de ifade ettim. Yüzlerce yıldır devam etmekte olan savaşlar dolayısıyla dünya ticaret yollarının dışında kalmış olan Anadolu, buna bağlı olarak başta iktisadî olmak üzere siyasî, sosyal problemler yaşıyordu. Selçuklular da başlangıçta Bizanslılar, Haçlılar ve güneydeki soydaşları Büyük Selçuklular’la devam eden yıpratıcı savaşlar nedeniyle, kendileri de bu olumsuz şartlardan etkilendiler. Ancak 1176’da Myriokefalon Zaferi ile askerî ve siyasî zorlukları büyük ölçüde aşmış olan Selçuklular, bundan sonra iktisadî hayatı canlandıracak, ülkeyi yeniden dünya ticaret yollarının uğrak yeri yapacak tedbirler almaya başladılar. Bunun için de öncelikle, Ortaçağ şartlarında her türlü yolculuğun en önemli açmazı olan güvenlik meselesini çözmek üzere kervansaraylar inşâ ettiler. Kervansaraylar, aylarca devam eden uzun yolculuklar boyunca misafirlerinin her türlü ihtiyacını karşılamayı öngörmüştür. Yolcunun gerekirse atı değiştirilebilmekte, ayakkabısı tamir edilmekte, hastalar için hekim de hizmet vermekte idi. Bu yapılar ayrıca her türlü baskın ve soyguna karşı devlet eliyle korunan neredeyse kale gibi sağlam kurumlardı. Ülkelerini kervansaray ağıyla örüp uluslararası ticaret için güvenli bir hâle getiren Selçuklu Sultanları, Antalya ve Sinop gibi limanları da fethedip deniz aşırı ticarette de var olabilmenin yollarını aradılar. Yeterli ticaret filoları olmadığı için, çeşitli ticaret anlaşmaları yaptıkları Kıbrıs Haçlı Krallığı ve Venedikliler’in taşeronluğunda uluslararası ticarette de yer aldılar. Hatta ülkeyi daha cazip hâle getirebilmek için gümrük vergilerini indirmek ve kendi topraklarında zarara uğrayan tüccarlara zararlarının tazmini ile ilgili sigorta sistemleri geliştirdiler.

Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesinde ve burada kendi sosyal-dinî hayatlarını inşâlarında tekkelerin/dervişlerin önemli bir katkısı olmuş mudur? Bunu medreselerle de kıyaslayarak neler söylersiniz?

Anadolu’ya gelen Türkler zaten Müslüman idiler. Dolayısıyla fetih sürecinde tekkelerin-dervişlerin Türk ahali üzerinde bir İslamlaştırma hizmetinden söz edilebilir mi, bilmiyorum. İnsanın hayatının tümünü kuşatan bu inanç sisteminin (İslam’ın) toplumun kültürel kimliğinin oluşmasında inkâr edilemez çok mühim bir yeri olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak 100 küsur sene müteaddit düşmanlarla savaş hâlinde yaşadıkları hayatın akıl almaz zorlukları dolayısıyla başlangıçta, inançlarının vecibeleri ilk plânda olamayan bir toplumsal yapı olduğunu zannediyorum. Selçuklu ülkesinde medreselerin kuruluşu da maalesef çok geç döneme aittir (1200’lerin başı). Bu durum doğal olarak dervişi, müderrisi, kadısı, hekimi, her alanda eğitilmiş iş gücü açığı ortaya çıkarmıştır. Bu tarihlerde Moğol istilâsının baskısıyla başlayan yeni; fakat büyük dalgalı göç sırasında İran üzerinden hem medrese hem de tasavvuf mensupları bir sığınak olarak gördükleri Anadolu’ya akın ettiler. Tasavvuf erbabı da bir ölçüde medreseli idi. Her iki zümre de farklı etki alanları olmakla birlikte Anadolu Türkü’nün hayatında daha ziyade Moğol İstilâsı’ndan sonra etkili olmuşlardır diye düşünüyorum.

Bizans İmparatorluğu’nun teşkilatlanma biçimi ve kültürü Anadolu Selçukluları’nı cezbetmiş midir? Etkileşim ne oranda oldu?

Türkiye Selçuklu Devleti’nin daha kuruluş aşamasında, bir bakıma Bizanslılar’ın isteği üzerine, kendilerinden olmayan herkesi yok etmek niyetiyle yollara dökülen Haçlı tehlikesi ile karşı karşıya kalmış olması, Türkler’de ister istemez bir ötekilik bilinci yaratmıştır. Başka bir sorunun cevabı içerisinde de söylediğim gibi, Bizans’tan fethedilen toprakların, idarî ve askerî bakımdan kuruluşunu gerçekleştirmiş olan devletin ayakta kalmasının ön şartı olan medenî gelişmenin sağlanabilmesi için ihtiyaç duyulan zeminden mahrum olması, olmasa bile kültürel kodlarının farklılığı dolayısıyla böyle bir aşılamanın sağlıklı olması düşünülemezdi. Bununla birlikte fethettiği topraklarını idaresi konusunda, bir yandan kendi eksiklikleri, diğer yandan da geleneği bilen adamlara duyulan ihtiyaç dolayısıyla, ihtida edip Müslüman Türk hanımları ile evlenen Bizanslı erkekler ve onların çocukları istihdam edilmiştir. Diğer yandan meselâ kıyıların fethi üzerine denizcilikle ilgili geleneği olmayan Türkler’in yerli unsurlardan yararlanması kaçınılmazdır. Yine de şunu söylemekte yarar görüyorum: Türkiye Selçuklu Devleti’nin ayrıntılar dışında, genel yapısı Büyük Selçuklu Devleti ile aynıdır.

Anadolu Selçuklu Mimarîsi, özgün bir mimarî üslup ortaya koyabilmiş midir? Yoksa bu mimarîyi İran Mimarîsi ile sonradan şekillenecek Osmanlı Mimarîsi arasında bir geçiş dönemi mimarîsi olarak mı değerlendirmek gerekiyor?

Selçuklular ve onlara tâbi beylikler, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar egemen oldukları bütün ülkelerde cami, medrese, türbe, bîmaristan (hastahane), kervansaray, saray kale ve köprüler inşâ ederek, göz kamaştıran bir imar faaliyeti ortaya koymuşlardır. Bir kısmı bugün mevcut olmayan bu eserler üzerinde sanat tarihçilerinin yaptıkları araştırmalara göre, bu dönem mimarîsini ara-geçiş dönemi v.s. kavramlarla izah etmek haksızlık olur. Mezar taşları bile birer sanat harikası olan Selçuklu Dönemi Mimarîsi, kendi müktesebatı ile yeni medenî vasatın bir uzlaşmasıdır. Fakat Mısır’da olsun İran’da olsun bir caminin Türk eseri olduğunu hususiyetleri dolayısıyla anlayabilirsiniz. Selçuklu Mimarîsi’nin kubbesi, kemeri, zengin tezyinatı ve tüm ihtişamı ile kendine has ve elbette örnek mahiyetindedir.

Anadolu’ya yerleşen Türklerin bu coğrafyaya iskânlarının daha ilk yüzyılında Haçlı Seferleri’yle karşı karşıya kalması, Müslümanlar’ın bakışını nasıl etkiledi? Bu etki, bugüne dek süren Batı’ya bakışımızın hafızaî zeminini oluşturacak denli büyük bir tesir bıraktı mı?

Haçlı Seferleri, söylemeye lüzum var mıdır bilmem ama, Türkler’in Anadolu’yu fethiyle de yakından ilgili. Ancak İslamiyet karşısında uzun zamandır inisiyatifi elden kaçırmış olan Hırıstiyan Dünyası’nın kendi iç problemlerini, bir nevi sömürge savaşı özelliği taşıyan ordular aracılığı ile Doğu’ya kanalize etme ve rövanş alma mücadelesidir. Seferlerin daha başlangıcında Avrupa’da, önce Yahudiler’e reva görülen zulüm, sonra hatta mezheptaşları olan Macar topraklarında irtikap ettikleri cürümler ve Bizanslılar ile yaşanan fikir ayrılıkları ve çatışmalar, Müslümanlardan önce kendi dünyalarında infial uyandırdı. Düşmanlarına din değiştirmek veya ölmekten başka şans tanımayan bir savaş anlayışının da temsilcisi olan bu sürüler, Türkiye Selçuklu topraklarına girdikten sonra, Türk çocuklarını şişlere geçirip kızartacak, öldürdükleri Türklerin kafalarını kesip mancınıklarla taş niyetine atacak; seferin ilerleyen dönemlerinde iaşe sıkıntısı baş gösterdiğinde Müslüman insan eti pişirip yiyecek, altın ve mücevheratını yutmuş olabileceklerini düşündükleri Müslümanların karınlarını deşecek kadar (daha fenası bunları nakleden din adamlarının olayları meşrû sebeplerle ibra etmeleri) insanlıktan uzakta idiler. Onlara müzaherette bulunmayan Doğulu Hıristiyanlar ile Yahudiler de bu vahşetten hisselerini aldılar. Yakın Doğu’da kurdukları siyasî teşekküllerin yaşaması için, eşyanın tabiatı gereği, Müslümanlar’la ilişkiler zamanla daha beşerî boyutlara taşındı. Ancak İslam âleminin hafızasına Batı veya Avrupa, yüzyıllar boyu beyhude yere milyonlarca insanı vahşice katleden bir saldırgan ve sömürgeci olarak kazındı. Bu intiba haksız olmamakla birlikte; bir dönem Batı’dan gelen her şeyin kötü olarak algılandığı düşüncenin zemini oldu. Bu ön yargı ile Müslümanlar kendi dünyalarının ihtiyacı olan hamleler için Batı ile sağlıklı ilişkiler kuramadılar. Bu ilişkiyi kurduklarında ise kendilerini ikinci sınıf bile değil, belki beşinci sınıftan başlamak üzere kategorize eden Batı karşısında aşağılık duygusuyla büyük yanlışlıklar yaptılar. Kısaca bu seferler veya “Haçlı ruhu” iki dünya arasında (bu ruhun bugün ismen de telaffuz edildiğine dikkat edersek) ebediyen kapanması mümkün olamayacak bir fay hattı oluşturmuştur.

Anadolu Selçukluları ile Osmanlı Devleti arasında kurulacak bağ bir öncelik sonralık ilişkisi midir? Öyle değilse Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu’na hangi mirası/mirasları bıraktı?

Selçuklu ile Osmanlı arasındaki ilişki yüzeysel olarak bakıldığında tabii ki bir öncelik-sonralık ilişkisidir. Ancak Selçuklular Osmanlılar’a, onların ihtiyaçlar çerçevesinde geliştirip zenginleştirdikleri kurumlar ile birlikte emsalsiz bir miras bıraktılar. Bu miras onun ruhunu teşkil edecek olan bir “vatan” ve gücünün yegâne kaynağı olacak olan bir “millet”tir.

Hocam çok teşekkür ediyoruz.

Ben de teşekkür ederim.

GÜLAY ÖĞÜN BEZER: SELÇUKLULAR OLMADAN OSMANLI AÇIKLANAMAZ
Mostar Dergisi, Ali AYÇİL. 46. Sayı / DOSYA YAZILARI
...Geri dön
(C)opyright 2017 Selçuklular.com - info@selcuklular.com