Selçuklular Bibliyografyası Arama
Bibliyografya ve Özet Ekleme
SELÇUKLULAR KRONOLOJİSİ
KİTAP TANITIMI
MERAK EDİLENLER
Atabeylikler
Türkiye Selçukluları
Horasan Selçukluları
Irak Selçukluları
Kirman Selçukluları
Suriye Selçukluları
Anadolu Beylikleri
Selçuklu Kültür ve Medeniyeti
Seyahatnameler
Haritalar
Selçuklu Yapıları
Minyatürler
Keramikler Eşyalar
Selcuklu Camileri
Kervansaraylar
Medreseler
Linkler
ANADOLU’NUN TÜRKLEŞMESİ VE İSLAMLAŞMASINDA TASAVVUFÎ ZÜMRE VE AKIMLARIN ROLÜ


GİRİŞ

Özel bir sınıflandırma ile on bir, on iki ve on üçüncü yüzyılları, “Selçuklular dönemi” olarak isimlendirmek mümkündür. Tasavvuf tarihinin en dikkate değer safhalarından biri olan bu yüzyıllar, daha sonraki asırların tasavvuf düşüncesini büyük çapta etkisi altında bulunduran Kâdiriyye, Rifâiyye, Mevleviyye, Ekberiyye ve Kübreviyye gibi İslâm dünyasının meşhur tarikat zümrelerinin teşekkül ettiği ve kurucularının yaşadıkları dönemdir. Özellikle tarikatlara ait tasavvufî fikir, âdâb, erkân ve ıstılahların bu asırlar içinde doğup geliştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Böylesi bir yapılanmanın zirvede bulunduğu bu dönemden sonra, tasavvuf düşüncesi yeni hamleler gerçekleştirememiş ve bu bakımdan tekâmül gösterememiştir.

XII. ve XIII. yüzyıldaki tasavvufî hayatı incelemeye geçmeden önce, Anadolu’da siyasî, iktisadî, içtimaî ve kültürel hayatı tetkik etmek istiyoruz.

A. Siyasî Hayat
Müslümanların Anadolu ile ilk temasları, Hz.Peygamber (s.)’in 628 yılında Heraclius’a gönderdiği mektupla başlamıştır. Hz. Peygamber (s.)’in İstanbul’un fethedileceğine dair müjdesi, Anadolu’nun fethi hareketlerinde itici âmil olmuştur. Abbâsîler döneminde başlayan Arap-Türk münasebetleri sonucu, Türkler, Abbâsîlerin “Hâssa Ordusu”nu teşekkül ettirmiştir. Bilhassa Mu’tasım’dan sonra Irak’taki Türklerin sayısı oldukça artmıştır. İslâm’ı kabul edip cihad aşkına bürünen Mâverâunnehir ve Horasan yöresindeki Türkler, batıya doğru akınlar yaparak, Anadolu içlerine kadar ulaşmayı amaçlamışlardır. XI. yüzyıldan itibaren Anadolu toprakları, siyasî açıdan önemli değişikliklere sahne olmaya başlamış, bölgeye yerleşen Türkler, sürekli olarak Horasan ve Orta Asya’dan gelen yeni kafilelerle desteklenmişlerdir. Önceleri bağımsız Türkmen grupların başlattığı akınlar, sonraları Selçuklular tarafından, özellikle Anadolu’ya müteveccih olarak 1016-1021 yıllarında yoğunluk kazanmıştır. Çoğu yerde Türkler artık azınlık değil, çoğunluk konumuna gelmişlerdir. Bunun tabii sonucu olarak, Anadolu’nun siyasî gücü Türklerin eline geçmeye başlamıştır.

Tuğrul Bey (ö.456/1063) ve Alparslan (ö.465/1072)’nın komutasında birbiri ardınca sürdürülen fetih hareketleri, 1071’de Alparslan’ın Diyojen’e galip gelmesiyle neticelenmiş, Anadolu’nun tamamının fethi hareketi başlatılmıştır. Fetihler ve iskân politikaları ile başlayan Anadolu’nun Müslümanlaşması, bir bakıma on dördüncü yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir.
Anadolu Selçuklularının en parlak dönemi ise XIII. yüzyılın başlarıdır. Çünkü bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti, siyasî, askerî, İçtimaî, ilmî, fikrî ve iktisadî alanlarda ilerleme göstermiş ve bilhassa I. Alâeddin Keykûbâd’ın saltanatı döneminde (616-635/1219-1237), bu ilerleme en yüksek seviyeye ulaşmıştır1.

I.Alâeddin Keykubâd’ın ölümünden sonra yerine geçen ve şahsî meziyetlere sahip olmayan II.Gıyâseddin Keyhüsrev’in, hükümdar olmasıyla durum değişti, ilerleme devri duraklamaya yüz tuttu. Onun saltanatı döneminde meydana gelen olaylar, Moğol akınları, iç karışıklıklar, saltanat kavgaları Selçuklu saltanatını sarstığı gibi Anadolu’nun siyâsî, İçtimaî ve ilmî hayatında da önemli etkiler bırakmıştır. Yakın doğunun en büyük devleti konumunda bulunmasına rağmen, Anadolu Selçukluları, 640/1243 Kösedağ savaşında, kendisinden sayıca az olan Moğol ordusuna karşı koyamayarak yenildi. Sonraki süreçte Moğollara bağlı bir hâle gelen Selçuklu Devleti’nin idaresi, 676/1277 yılında fiilen İlhanlıların eline geçti2.

Anadolu Selçuklularında ve bütün Anadolu beyliklerinde devlet, hanedan üyelerinin ortak malı sayıldığından, siyasî hâkimiyet bölünüyor ve her hükümdarın ölümü çok defa bir saltanat mücadelesine yol açıyordu3. Devletin ileri görüşlü sultanları askerî seferlerini, ticaret yol ve limanları elde etmek gayesine yöneltmekte, dönemin ticarî ve iktisadî hayatına hâkim konumda bulunmaktaydılar. Selçuklu sultanları deniz ve karada, korsan veya eşkıya saldırısına maruz kalan tüccarların zararlarını hazineden ödemekte ve bir bakıma devlet sigortasını teşekkül ettirmekteydi4. Bu durum dünya ticaret tarihi bakımından oldukça önemli bir noktadır.

B. İçtimaî ve İktisadî Hayat
Bütün Selçuklu tarihi boyunca, Anadolu halkı iki temel gruba ayrılmıştı; Müslümanlar ve Hristiyanlar. Türk-Bizans mücadelesi ile Bizanslıların zayıflaması ve yenilmesi sonucu, Anadolu’daki bir kısım Hristiyanlar göç ederken, diğer bir kısmı ya eski dinî inançlarını sürdürerek ya da ihtida edip Müslümanlaşarak ikametlerini devam ettirmişlerdir. Göç eden Hristiyanların boşalttıkları yerleri dolduran Müslüman Türk zümreleri kendileri için bir takım yeni yerleşim merkezlerini iskâna açmışlardır5.

Anadolu Selçuklu Devletinin içtimaî hayatına şekil kazandıran beşerî unsurları; göçebeler, köylüler ve şehirliler olmak üzere üç grupta toplayabiliriz. On birinci ve on üçüncü yüzyıllar arasında Anadolu’nun iktisadî hayatına tesir eden değişik etkenler bulunmakla beraber, tarım, ticaret, sanayi ve hayvancılık ülke ekonomisine en parlak dönemini yaşatmakta6, Müslüman halk arasında değişik meslek ve meşrepten insanlar bulunmaktaydı7.

Selçuklu fetih hareketlerinin önemli sonuçlarından biri, Anadolu’nun Müslüman ve Hıristiyan topluluklar arasında bir köprü vazifesi görmesi, dünya ticaret yollarına açılması, ileri ve zengin bir ülke hâline gelmesidir. Selçukluların Anadolu’yu İslâm coğrafyası içine dahil etmesi ve ticarî hayatın önündeki engelleri ortadan kaldırması ile bu ülkenin tarihinde hızlı bir iktisadî gelişme devri başlamıştır. Bununla beraber bir asır kadar süren Bizans saldırıları ve düzenlenen Haçlı seferleri Anadolu’da içtimaî ve iktisadî zayıflığı bir kat daha artırmış ve bu durum 1176 yılına kadar devam etmiştir. Anadolu Selçukluları ve Bizans tarihinde ikinci bir dönüm noktası teşkil eden II. Kılıç arslan’ın bu tarihteki zaferi ile, Anadolu’nun dış emniyeti, iç asayişi, siyasî birliği sağlanmış ve dünya ticaret yollarının Anadolu toprakları üzerinde kesişmesi gerçekleştirilmiştir.

Yolcuların kervansaraylarda hayvanları ile birlikte üç gün meccanî olarak kalması ve yeme içme ihtiyaçlarının karşılanması âdettendi. Yine Anadolu Selçukluları’nın zihniyetine uygun olarak kervansaraylara gelen Müslüman-Hristiyan, zengin-fakir, hür-köle bütün misafirlere aynı yemek verilmesi ve eşit muamele yapılması vakıf şartları arasında kaydedilmekteydi. Büyük sultan ve vezir hanlarında hastalar tedavi edilmekteydi. Kale gibi burçları ve demir kapılarıyla kervansaraylar, aynı zamanda, ticâret eşyaları için güvenilir emanet yerleriydi.

Anadolu iskân edilirken, büyük ve kuvvetli Türkmen aşiretleri muhtelif parçalara ayrılarak birbirinden uzak sahalara gönderilmekte, irsî reislerinin idaresi altındaki herhangi toplu ve kuvvetli etnik bir birliğin isyanı ihtimalleri ortadan kaldırılmakta ve aşiret dayanışması kırılarak millî bütünlük sağlanmakta, memleket huzuru korunmaktaydı.

C. Kültürel Hayat
II. Kılıç Arslan’dan sonra devletin yönetimini üstlenen Anadolu Selçuklu hükümdarlarının hemen hepsi tahsilliydi. Üst düzey İslâmî ve millî duygularla yetiştirilen Anadolu Selçuklu Sultanlarından bazıları Arapça, çoğunluğu Farsça bilmekte ve bu dilde şiirler yazabilmekteydi8. II. Kılıç Arslan’ın öğrenim hayatı görmemesine rağmen, ilim erbabına son derece saygı duymakta ve onlara huzurunda münazaralar yaptırmaktaydı9. Oğlu Keyhüsrev’in en yakın dostu, devrin ünlü bilginlerinden Necmeddin İshak idi. II. Kılıç Arslan’dan itibaren tüm Selçuklu hükümdarları medrese yapımına özel ihtimam göstermekteydi. Anadolu Selçuklu devletinde ilk medreselerin kuruluşu siyasî istikrarın sağlanıp kültürel etkinliklerin yürütülmeye başladığı II. Kılıç Arslan devrine rastlamaktadır. II. Kılıç Arslan biri Konya, diğeri Aksaray’da olmak üzere iki medrese yaptırırken, emirlerinden Altun Aba da, Konya’da bir medrese yaptırmıştır. Aksaray medresesinden yetişen bilginler, on dördüncü yüzyılda Suriye ve Mısır’da büyük bir itibar görürken, Anadolu kasabaları kurulan medreselerle birer kültür coğrafyası hâline getirilmeye çalışılmıştır10. Bu medreselerde programların esasını, İslâm dünyasının diğer medreselerinde olduğu gibi, hadis, tefsir ve fıkıh dersleri teşkil etmekteydi.

Selçuklular döneminde İslâmî ilimler kadar tıbba da çok önem verilmekte ve hemen her şehirde Daru’ş-Şifa, Dâru’l-Afiye ve Dâru’s-Sıhha gibi adlarla anılan hastaneler inşa edilmekteydi11. Bu hastanelerin birçoğunda birden fazla hekim bulunmakta ve tıp tahsili hastanelerde uygulamalı bir tarzda gerçekleşmekteydi. Ayrıca şehirlerde eczaneler bulunmakta, buralarda Hindistan’dan getirilen tıbbî bitkilere rastlanmaktaydı.

On üçüncü yüzyılda Konya, Kayseri, Sivas, Aksaray, Kırşehir, Amasya, Niğde, Tokat, Niksar, Ankara ve Erzurum önemli birer kültür merkezi konumundaydı. Bu kültür merkezlerinin hâmîsi bulunan Anadolu Selçuklu hükümdarları, yalnız birer kahraman asker olmalarıyla değil, kültür sahasındaki temayülleriyle de temayüz etmekteydiler12.

XIII. ve XIV. asırlarda Anadolu ve İran’da yaşayanların büyük çoğunluğunun sünnî Müslüman olduğu kesindir. Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar ehl-i sünnet ve’l-cemaat akidesini benimsemiş olduklarından, sünnî itikadı korudukları gibi bu itikadın yayılması için de son derece büyük gayret sarf etmişlerdir13. Anadolu’da daha çok sünnîliğin Hanefîlik kolu, Doğu bölgelerinde ise kısmen Şâfiilik yaygındı; eğitim ve öğretim alanında bilhassa hukûkî sahada birincisi hâkim durumdaydı14. Hükümdarlar Türk, Arap ve Fars menşeli din ve ilim adamlarını, tasavvuf erbabını etraflarına toplamak ve onlara eserler yazdırmak için gerekli maddî ve manevî imkânları ellerinden geldiği ölçüde hazırlıyorlardı. Örneğin, Anadolu Selçukluları zamanında İran’dan ve Arap memleketlerinden gelip Anadolu’ya yerleşen ulema arasında Abdulmecid b. İsmail el-Herevî (ö.537/1142), Muhammed Telekânî (ö.639/1217), Yusuf b. Said es-Sicistânî (ö.639/1241) ve Ömer el-Ebherî (ö.663/1265) gibi isimler sayılabilir. Sökmenliler zamanında Ahlat’ta fıkıh alimi Abdussamed b. Abdurrahman (ö.540/1145) çok tanınmaktaydı. Ayrıca Anadolu medreselerinde yetişmiş olup çeşitli Arap memleketlerine giderek oralarda yerleşen Türk alimleri de vardı.

Anadolu Selçukluları da, Büyük Selçuklular gibi, Arapça’yı ilim dili, Farsça’yı edebiyat ve devlet dili olarak kullanmaktaydılar. Anadolu’nun siyasal ve kültürel hayatında İran kültür ve geleneğinin etkili olduğu bir gerçektir. Bu nedenle, Selçuklu sultanları, Keykubâd, Keyhüsrev, Keykâvus gibi eski İran törelerinden alınmış unvanları kullanmakta, İran edebiyatına yoğun ilgi göstermekte, idârî işlerin birçoğu İran asıllı kimseler tarafından yürütülmekteydi15. Bununla birlikte, Türkçe de halk arasında, ordu ve sarayda geçerli bir dil konumundaydı16.

D.Tasavvufî Hayat
Fethin tamamlanması ve Anadolu Selçuklu Devletinin kurulması Anadolu’da siyâsî ve içtimaî hayatın sağlam bir zemine oturmasına yol açmıştır. Genç ve dinamik Anadolu Selçuklu devleti, bölgeyi Türkler için yeni vatan ittihaz etmiş ve burasını kültür coğrafyası konumuna büründürmüştür. XI. yüzyılın sonlarından itibaren kısa zamanda göçebe Türkmen kafileleri Türkistan ve Horasan yöresinden kalkıp Anadolu’ya gelmiştir. Harezm, Horasan ve Azerbaycan üzerinden batı istikametinde Anadolu’ya kitleler hâlinde göç eden zümreler arasında çok sayıda mutasavvıf, âlim ve sanatkâr bulunmaktaydı17. Bu kültür transferi ile XIII. yüzyıl Türk millî kültürü yeni bir oluşum safhasına girdi.

Göçebe Türkmen kafileleri Anadolu topraklarına yayılırken, hemen hemen aynı tarihlerde stratejik önemi bulunan bazı noktalara tekkesini kurup irşada koyulan şeyh ve kolonizatör dervişler de Anadolu’yu bir ağ gibi sarmaya başladılar18. Onların olumlu katkıları sonucu, bir yandan Anadolu’da Türk devletinin teşekkülü sağlam temellere oturtulurken diğer yandan İslâm’ın yayılması, milli birlik ve bütünlüğün muhafazası gerçekleştirilmekteydi. Şehir ve kasabalara yerleşen tarikat zümreleri, başta bürokrat ve entelektüel zümreler olmak üzere halk kitleleri ile yakın temas kurmaktaydılar. Tarikat zümreleri gibi medrese ve diğer içtimaî müesseselerin de daha çok şehirlerde yoğunlaşması, şehir halklarının göçebe ve köy halklarına oranla daha yüksek dinî kültüre sahip bulunması sonucunu doğuruyordu. Şehir merkezlerinden uzak muhitlerde ikamet eden ve dinî bilgileri oldukça zayıf, ananelerine son derece bağlı Türkmenler ise, kendilerinden olan şeyh ve dervişleri örnek almakta ve hayatlarını onların direktifleri doğrultusunda idame ettirmekteydi19.

Anadolu’da XIII. yüzyılda faaliyet yürüten mutasavvıflar arasında, Konya’da Evhâdüddîn-i Kirmânî (ö.635/1237), Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö.672/1273), Şems-i Tebrîzî, İbn-i Arabî (ö.638/1240), ve onun en önde gelen temsilcisi Sadreddin-i Konevî ((ö.673/1274), Sadreddin-i Konevî’nin müridlerinden ve Şeyh-i Ekber’in bazı musannefatını şerheden Müeyyedüddin Cendî (ö.691/1292) ile İbnü’l-Fâriz (ö.632/1235)’in Kasîde-i Tâiye’sine şerh yazan Sadeddin-i Fergânî ((ö.699/1300), Mağribli Afîfüddin Tilimsânî; Tokat’ta kendi mürid ve müntesibi Muînüddin Pervâne’nin yaptırdığı hangâhta irşad faaliyetini sürdüren Lemeât sahibi Fahreddîn-i Irâkî (ö.688/1289); Kayseri ve Sivas’ta Mirsâdü’l-İbâd müellifi Necmuddîn-i Dâye (ö.654/1256); Kırşehir’de Ahî Evrân (ö.660/1261) ve mutasavvıf bir halk ozanı olan Yunus Emre (ö.720/1320)’yi sayabiliriz20.

Orta Asya’da başlayan İslâmî Türk Edebiyatı ve yazı dili an’anesi Anadolu’ya intikal etmemiş ve ancak didaktik gayelerle başlayan Türk yazı dili on üçüncü asırda Türk Edebiyatının doğmasına ve Beylikler devrinde inkişafına imkan vermiştir. Bununla beraber Battal Gazi ve Danişmend Gazi destanları Gaziler ve Oğuz-name, Dede Korkut hikayeleri de göçebeler arasında Türkçe şifahi bir edebiyat olarak on ikinci asırdan beri yaşamaktaydı21. Tasavvuf bir hâl ilmi olmakla birlikte, bu dönemde belli başlı yazılı eserler muvacehesinde talim olunan bir ilim hâline geldi. Bu dönemde kaleme alınan İbn Arabi’nin Füsûs’u, Konevî’nin ona yazdığı Fükûk’u, Fahreddîn Irâkî’nin Lemeât’ı, İbnu’l-Fârid (ö.632/1234)’in Dîvân’ı tefekkür tarafı ağır basan, tasavvuf düşüncesini zengin kavramlarla açıklayan eserler olarak ilgi çekmektedir22.
XIII. yüzyılda Moğol akınlarıyla yıpranan Selçuklu Devleti’nin yerini beylikler alırken, devletin resmî dil kabul ettiği Farsça’nın yerini beyliklerde yerli dil olan Türkçe almaya başlamıştır. Eserleri Farsça olmasına rağmen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bile Türkçe sözler, terkipler kullanmış, mülemma beyitler ve şiirler yazmıştır. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled (ö.712/1312)’in divan ve mesnevîsinden derlenen Türkçe beyitler ayrı bir divan meydana getirecek kadar çoktur23. Bunların yanı sıra Konya ve Orta Anadolu şehirlerinde Ahmed Fakih, Hoca Dehhanî, Hoca Mesud ve Seyyad Hamza gibi sûfî şairler, sadece Türkçe’yi kullanmaktaydılar. Hele Yunus Emre’nin büyük edebî kudreti ve tasavvufî aşkı ile Türkçe en güzel örnekleriyle Anadolu’da yaşayan bir dil hâline geldi.

Özellikle şehir merkezlerinde Farsça bilen zümrelere aynı dille hitap eden eserler yanında, Türkçe konuşan halk tabakalarına tasavvuf fikriyatını Türk diliyle yayma gayesini güden dinî ve tasavvufî eserler Türk edebiyatı yapıtlarını ortaya koymuştur. Böylece XIII. yüzyılın ilk yarısı içinde, doğrudan doğruya Farsça bilmeyen bir kitleyi irşad etmeyi gaye edinen Türk tasavvuf edebiyatının doğuşuna şahit olunur. Oğuz Türkçe’sinin Anadolu’daki ilk şairlerinden biri sayabileceğimiz Horasanlı Ahmed Fakih (ö.618/1221 veya 650/1252)’in Çarhnâme’si bu edebiyatın günümüze gelebilmiş en eski örneğidir24.

XIII. yüzyıl tekke edebiyatının Anadolu’daki en güçlü temsilcisi Yunus Emre (ö.720/1320)’dir.
Orta Asya’da, Ahmed-i Yesevî ve dervişlerinin “hikmet”leriyle başlayan çığırı Anadolu’da
devam ettiren Yunus, klasik tasavvuf terminolojisini Türkçeleştirmiştir. Şiirlerindeki tabiî ve
âşikâne edâ, ondaki edebî yapıyı hissettirmeyecek kadar gelişmiştir. Yunus tasavvufî
düşünceyi, İslâmî ve insanî değerleri en güzel şekilde sunabilmek için işlemiş, bunları
anlatırken kendi öz dilini ve terminolojisini kullanmıştır. Dili en sade bir biçimde kullandığı
hâlde yüksek bir tefekküre ulaşmıştır. Şiirleri şekil ve muhteva bakımından millî ve İslâmî
yapıyı birlikte yansıtmıştır25. Anadolu Tekke edebiyatına büyük tesirleri bulunan Yunus’un
söyleyiş tarzı, bu asırdan itibaren Anadolu insanı için ideal olarak benimsenmiştir. Hatta bizzat
Yunus’un ismini ve “Emre” unvanını kullanan şairler vardır. Bir çok derviş onun söyleyişine
hayranlık duyarak, halk dili ve hece vezniyle ilahiler yazmıştır. XIV. yüzyılın sonları ile XV.
yüzyılın ilk yarısında yaşayan Kaygusuz Abdal26, Yunus Emre’nin önde gelen takipçisi ve
Tekke edebiyatının en mühim şahsiyetlerindendir27.

Aynı yüzyılda Velâyetnâme’sinde Yunus ve onun şeyhi Taptuk’tan bahsedilen Hacı Bektâş-ı Velî (ö.669/1270?)’nin, müstakil tasavvufî risalelerden oluşan Arapça Makâlât’ı ve Türkçe’ye XIV. veya XV. yüzyıl başlarında yapılan manzum tercümeleri dil, edebiyat ve kültür tarihimiz bakımından son derece önemlidir28.

Mevleviyye, Rifâiyye, Halvetiyye, Kazerûniyye, Yeseviyye, Kalenderiyye, Haydariyye, Kâdiriyye zümreleri bu dönemde Anadolu’nun en yaygın tarikatlarıydı. Bu tasavvufî akım ve zümrelerin belirtilen dönemdeki konumlarını şu şekilde ele alabiliriz:

1. Yesevîlik
Ahmed-i Yesevî (ö.562/1166)’nin kurucusu olduğu ve kendi adıyla anılan Yesevîlik sünnet, tasavvuf ve Horasan melâmîliği gibi üç temel esasa dayanmakta ve hemen her yönüyle Türk kimliğini yansıtmaktaydı. Buhara medreselerinde öğrenimini tamamlayan Ahmed-i Yesevî, hikmetleri vasıtasıyla öğrenim gördüğü yazılı kültürü, sözlü kültür hâline dönüştürmüş ve şehir halkları kadar okuma imkanı bulamayan bozkır halklarına da bu bilgileri aktarmıştır29. Pîr-i Türkistân30, Hâce-i Türkistân31, Hazret-i Sultan ve Sultanu’l-Evliyâ gibi unvanlarla anılan Ahmed-i Yesevî, Türk dili ve edebiyatında bir büyük çığır açmış, Yunus Emre, Eşrefoğlu Rûmî, Niyâzî-i Mısrî ve Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî gibi Anadolu tekke şâirlerine, hem ruh ve mânâda hem de dil ve nazımda rehberlik etmiş, Türk tasavvuf şiirinin "pîr" i olmuştur. Onun öncülüğünde gerçekleşen Türk Tasavvuf Edebiyatı ürünleri, İslâm edebiyatı içinde ayrı bir yer tutmuş ve önemli bir açılım sağlamıştır. XII. asırda tohumunu atarak gerçekleştirdiği bu süreç, "insân-ı kâmil" ve "pîr" olarak Ahmet Yesevî'nin mânevî şahsiyetini yansıtmaktadır. Onun diktiği Türk tasavvuf şiiri ağacı Yûnus Emre'nin dilinde Anadolu'da kemalini bulmuş ve olgun meyvelerini vermiştir32.

Fuad Köprülü Ahmed-i Yesevî’nin Türk tarihindeki önemini şu tespitleri ile dile getirmektedir:
“Ahmed-i Yesevî’nin Türk tarihindeki önemi, yalnız beş-on parça veya birkaç cilt tasavvufî manzumeler yazmış eski bir şair olmasından değil, İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmaya başladığı asırlarda, Türkler arasında ilk defa tasavvuf mesleği vücuda getirerek ruhlar üzerinde asırlarca hüküm sürmüş olmasındandır. Ondan önce Türkler arasında tasavvuf mesleğine girmiş şahsiyetler yok değildi. Fakat onlar, ya büyük İslâm merkezlerinde Acem kültürünün tesiri ile Acemleşmişler veya yeni dinin umumileşmesi için büyük Türk kitleleri arasına girerek orada unutulup gitmişlerdi. İçlerinden hiçbiri kendilerinden sonra yaşayıp devam edebilecek kuvvetli bir şeyin tesisine muvaffak olamamıştır. Ama Ahmed-i Yesevî, kuvvetli şahsiyeti ile, Türkler arasında asırlarca yaşayan büyük bir tarikat kurdu. Yeseviyye, bir Türk tarafından ve Türkler arasında kurulmuş ilk tarikattır. Dolayısıyla, Ahmed-i Yesevî’yi tetkik etmekle, Türk tasavvufunun en eski ve en aslî bir kısmını açıklamış olmaktayız”33.

Yesevîlik’in Orta Asya, Hindistan ve Anadolu coğrafyası olmak üzere başlıca üç ana bölgede yayıldığını söyleyebiliriz34. Göçmen Yesevî şeyh ve dervişleri, mesken edindikleri Anadolu topraklarında zaviyelerini kurarak tarikatlarını yaymaya çalıştılar. Orta Asya’dan getirdikleri Ahmed-i Yesevi ile ilgili bütün sözlü geleneklerini buradaki yeni müridlerine aktardılar. Yesevî soyundan geldiğini eserinin muhtelif yerlerinde dile getiren meşhur Türk seyyahı Evliya Çelebi, Anadolu’daki bazı Yesevi dervişlerinin türbe ve dergâhlarını şu şekilde sıralamaktadır:

a. Horos Dede: Evliya Çelebi’ye göre, Horos Dede İstanbul’un fethini gören, İstanbul-
Unkapanı’nda medfun bulunan Yesevi dervişidir. Horasan’dan gelip Fatih’in ordusuna
katılmıştır. Askerler arasında horoz gibi gürleyerek “Ey gafiller, kalkınız” şeklinde Müslüman
askerleri uyardığı için, askerler kendisine “Horos Dede” lakabını vermiştir35.

b. Avşar Baba: Kafkasya’nın önemli yerleşim birimlerinden Şirvan’a sınır bir Osmanlı kenti
olan Niyâzâbâd’da bulunmaktadır. Evliya çelebi, halkın sevdiği ve tarikatına bağlı bulunduğu
bu şeyhe ait dergâhın son derece canlı olduğundan, âyende ve râvendeye hizmet eden yüz
kadar dervişin bulunduğundan bahsetmektedir36.

c. Pîr Dede: Evliya Çelebi Merzifon’un ziyaretgâhlarını anlatırken, ilk sırayı Pîr Dede’ye vermektedir. Ahmed-i Yesevî’nin izniyle Anadolu’ya gelen ve Merzifon’a yerleşen Yesevî dervişi Pîr Dede âsitânesinin, Evliya Çelebi döneminde aşevi, tekke, derviş hücreleri ve iki yüzden fazla dervişiyle âyende ve râvendeye hizmet ettiği, önemli bir irşad makamı konumunda bulunduğu anlatılmaktadır37.

d. Şeyh Emîr-i Çin Osman: Bozok-Hüseyinova’da dergâhının bulunduğundan bahseden
Evliya Çelebi, Emîr-i Çin Osman’ı “kutb-ı âfâk-ı cihân” diye tanıtmaktadır. Ahmed-i Yesevî’nin
yedinci hâlifesi olduğu, Doğu Türkistan taraflarından geldiği ve Emîr-i Çin lakabıyla anıldığı anlatılmaktadır38.

e. Geyikli Baba ve Abdal Musa: Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre Geyikli Baba
Azerbaycan’ın Ceri Hasan sülalesinden ve Yesevi dervişlerinden meczup tavırlı bir velidir.
Yaban sığırlarına bindiği, eşyalarını geyiklere taşıttığı, Orhan Gazi ile görüştüğü, Osmanlı
Bey’inin Uludağ eteklerinde kendisi için bir tekke inşa ettiğinden bahsetmektedir. Abdal
Musa’nın da Yesevi dervişlerinden olduğu, Hacı Bektâş-ı Veli ile Anadolu’ya gelip yerleştiği,
Orhan Gazi ile birlikte Bursa’nın fethine katıldığı, Orhan Bey tarafından kendisine bir tekke ve
türbe yaptırıldığından bahsedilmektedir39.

f. Şeyh Nusret Tekkesi: Evliya Çelebi, Hacı Bektâş-ı Veli ile birlikte Horasan’dan gelen ve
Ahmed-i Yesevî hâlifelerinden olan Şeyh Nusret’in Tokat-Zile vadisinde bakımlı imaret,
mescid ve misafirhanesinin bulunduğunu haber vermektedir. Yetmiş kadar dervişi ile halka hizmet ettiği, halkın yoğun ilgisine mazhar olduğu ve tekkenin önündeki büyük bir dut ağacı meyvesinin şehrin âyânına hediye edildiği anlatılmaktadır40.

g. Gajgaj Türbesi: Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre Tokat’ta şehrin dağ yamacı üzerinde bir mesire bölgesinde bulunan tekke ve türbenin sahibi Gajgaj Dede’dir. Kendisinde esmau’l-hüsnadan celal isminin tecelli ettiğini beyan etmektedir41.

2. Sühreverdiyye
Maverâunnehir, Harezm, Horasan ve diğer kültür merkezlerinden Anadolu’ya gelen şeyh ve dervişler sadece Yeseviyye mensuplarından ibaret değildi42. Sühreverdiyye ve Kübreviyye’ye mensup sûfîler de Anadolu’ya gelenler arasında idi. Kübrevî ve Sühreverdî dervişlerinin çoğunluğu vahdet-i vücud anlayışına sahip bulunmaktaydı43. Sühreverdiyye ve mensupları o dönemde tarikatlarını Anadolu’da müesseseleştirip yaygınlaştıramamakla birlikte, daha sonra XV. asrın ilk yarısında kurulan Zeyniyye kolu bu imkanı elde etmiştir. Bu tarikat tekkeleri ile Anadolu’da yaygınlık kazanamadıysa da oluşturduğu kültür etkisini asırlarca sürdürmüştür. Zeyneddin Hafî (ö.838/1434)’nin “Bir aşk kütüğü yaktık, Rûm üzerine attık” ifadesiyle övdüğü hâlifesi Abdüllatif-i Kudsî (ö.856/1452) ve Abdürrahim-i Rumî (ö.850/1446), Zeyniyye kolu olarak Sühreverdiyyeyi yaymışlardır44.

Sühreverdîlik, Ebu’n-Necîb Sühreverdî (ö.563/1167) tarafından kurulmuş ve zamanının “şeyhler şeyhi” sayılan Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî tarafından geliştirilip sistemleştirilmiş bir tarikattır. Özellikle Ömer es-Sühreverdî’nin Avârifu’l-Maârif’i Hacı Ahmed b. Seydi el-Bigavî tarafından 863/1458 yılında Türkçe’ye çevrilmiştir45. Tasavvuf ve tekke muhitlerinde çok tutulan Avarif, adetâ dergahların ders kitabı hâline gelmiş, İhyâ, Kuşeyrî Risalesi, Fusûsu’l-Hikem ve Fütûhat gibi eserlerin yanında tekkelerde çokça okunmuştur.

Sühreverdî’nin hâlife ve devlet ricaliyle yakın münasebetler kurması ve onların sempatisini kazanması, diplomatik görevlerle bazı seyahatler yapmasına yol açmıştır. Sühreverdi’nin elçi sıfatıyla gerçekleştirdiği diplomatik girişimleri, Hâlife Nasır döneminde Hâlife’nin siyasî otoritesini iade ve Selçuklu devletinin dağılması gibi sebeplerle ortaya çıkan bazı fitneleri bastırmak, komşu İslâm ülkeleriyle dostluk münasebetlerini güçlendirmek amacına yönelikti. Bir kaç defa Şam’da yöneticilik mevkiinde bulunan Eyyubî Sultanı Melik Eşref’e ve Hâlife ile arası pek hoş olmayan Harezmşah sultanına elçi olarak gönderildiğinden bahsedilmektedir. Melik Eşref Musa’ya elçi olarak gidişinde Melik’in, Sühreverdi’yi çok iyi karşıladığından ve ona hiçbir elçiye yapılmayan hüsn-i muameleyi gösterdiğinden bahsedilmektedir. 614/1217 yılında 400.000 kişilik bir orduyla Bağdat’ı almak üzere yola çıkan Harezm Sultanını bu fikrinden caydırmak üzere Hâlife, Sühreverdî’yi gönderir. Ancak sultanı bu fikrinden vazgeçiremez. O sırada mevsimin kış olması sebebiyle yağan kar, ordunun telefatına sebep olur ve Sultan Bağdat’ı işgal etmekten vazgeçerek geri döner.

Sühreverdî elçilik görevlerinden birini de Konya Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a, Hâlife Nasır’ın mesajını ulaştırmak üzere yapmıştır (618/1221). Sühreverdî, Hâlife’den aldığı mesaj ve itimadnametyi götürürken, yolu üzerinde uğradığı Malatya’da, “Mirsadu’l-Ibad” müellifi “Necmeddin Dâye” veya “Necm-i Razi” lakaplarıyla meşhur, Necmeddin Ebu Bekr b. Muhammed (ö.654/1256) ile buluşur. O sıralarda 45 yaşında genç bir ilim adamı ve Horasan diyarından Moğol işgali nedeniyle kaçıp gelen Necmeddin Dâye, 78 yaşında bulunan yaşlı şeyhe hürmet gösterir ve eserinin ilk redaksiyonunu yapması için ona takdim eder. Nefehat’ın belirttiğine göre, Mevlânâ ve Sadreddin Konevî ile de görüşen Necmeddin Dâye, Sühreverdi ile birlikte Konya’ya gelmiş, oradan da Kayseri ve Sivas bölgesine geçmiştir46.

3. Kübreviyye
Kübrevîlik, zühde dayalı sade bir tasavvuf çizgisini benimsemiştir47. Tarikatın pîri olan Necmeddin Kübrâ, on ikinci yüzyılın sonları ile on üçüncü yüzyılın başlarında Harezmşahlar bölgesinde yaşamış ve hayatını 618/1221 yılında Moğolların elinde şehit edilmek suretiyle tamamlamıştır. Moğolların Harızm’i işgal ettikleri sırada, yanında bulunan altı yüzden fazla müridine, Harizm’i hemen terk edip Horasan’a gitmelerini emreden Necmuddin-i Kübrâ, Harizm’de Moğollarla savaşmış ve şehit düşmüştür. Kübreviye Tarikatı mensuplarından bazıları Moğollar arasında kalarak, onların kalbini İslâm’a ısındırmaya ve zulümlerini asgariye indirmeye çalışırken, bir kısmı da Horasan’dan ayrılarak Anadolu’ya geçmişlerdir48.

Kübrevîlik, Moğol istilası önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan Sadeddin-i Hamevî, Seyfeddin-i Bâherzî ve Baba Kemâl-i Hocendî gibi hâlifeler vasıtasıyla burada yayıldı. Kübrevîliğin ileri gelen öteki temsilcilerinin başında, bizzat Mevlânâ'nın babası Bahâeddin Veled ve hâlifesi Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizî ile Necmüddin Dâye gelmektedir. Bu isimler, o dönemde İslâmlaşma ve Türkleşme sürecini yaşayan Anadolu'nun tasavvufi hayatını derinden etkilemiştir. Yıldırım Bayezid’in damadı Buharalı Emir Sultan (Şemseddin Muhammed, ö.833/1429) ve hâlifeleri yoluyla Anadolu’da Kübreviyye, XVI. yüzyıla kadar yaşayabilmiştir. Anadolu ve Rumeli’de Kübrevî tekkeleri bulunmamakla birlikte Necmuddin-i Kübrâ ve müridi Necmuddin Dâye’nin eserleri sevilerek okutulmaktadır. Dâye, Mirsâdu’l-İbâd’ı Anadolu’da Farsça olarak kaleme almış iken bu eser, II.Murad tarafından 825/1422 tarihinde İrşâdu’l-mürid ile’l-murad ismiyle Türkçe’ye çevrilmiştir. Necmuddin-i Kübrâ’nın tarikatların el kitabı olarak görülen Usûlu’l-aşere adlı küçük risalesi İsmail Hakkî-i Bursevî (ö.1137/1724) tarafından Türkçe’ye çevrilip şerh edilmiştir.

Sûfîlerin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine yol açan en önemli faktör, onların farklı din ve mezheplere mensup kişileri çevrelerine toplayıp birleştirmeleri, toplumun fertleri arasında ortak sevgi ve dostluk bağları kurmalarıdır. Bu müsamaha ikliminin önemli temsilcilerinden biri olan Necmuddin Dâye, kendisine düşmanlık besleyenlere bile şu şekilde hitap edebilmektedir:

“Düşmen-i mârâ sa’âdet-yâr bâd
Der-cihân ez-‘omr ber-hordâr bâd
Her ki hârî mî-dihed der-râh-i mâ
Hâri mâ der râh-i û golzâr bâd!”
“Düşmanımız bahtiyar olsun
Dünyada ömür boyu mutlu olsun
Kim ki bizim yolumuza diken koyarsa
Bizim dikenimiz onun yolunda gülistan olsun!”49

4. Mevlevîlik
XII. yüzyılda Anadolu’da yaygınlaşmaya başlayan tasavvufî düşünce, iki farklı çizgide gelişmekteydi. Birincisi Irakîler adıyla meşhur ve genellikle Arap dünyasından gelen, tasavvufun zühd ve takvaya önem veren tahalluk boyutunu benimseyen ahlakçı sûfiler ile keşf, marifet ve vahdet-i vücud gibi tahakkuk boyutuna önem veren ârif sûfilerin temsil ettiği çizgiydi. Kadirilik ve Rufâîlik mensupları gibi tasavvufî hayata hız kazandıran akımlarla Muhyiddin İbnu’l-Arabî ve Sadreddin-i Konevî gibi tasavvufî düşüncenin kuramcıları, bu çizginin en önemli temsilcileridir. İkinci çizgi ise Horasanîler diye ifade edilen, Maverâunnehir ve Harizm bölgelerinden gelen ve daha çok cezbeye önem veren mektepti. Bu ekolün en önemli temsilcileri ise Şehâbu’ddin es-Sühreverdî (ö.635/1238), Necmuddin-i Kübrâ (ö.623/1226), Bahâuddin Veled (ö.635/1238), Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizî (ö.637/1240), Necmeddin-i Râzî (ö.654/1256) ve Fahreddin-i Irakî (ö.685/1286)’dir.

Bu iki ana çizginin sentezi on üçüncü yüzyılın ikinci yarısında Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ö.672/1273) tarafından gerçekleştirilen Mevlevîliktir50. Çelebi Hüsameddin’le Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled zamanında bünyeleşmeye başlayan tarikat zamanla Bağdat’tan Rumeli’ye kadar geniş bir alanda kurulan mevlevîhanelerle tesir sahasını genişletmiştir51. Mevlevîyye, Anadolu’daki tasavvufî faaliyetler açısından Halvetiyye, Nakşibendiyye, Bayramiyye ve Zeyniyye gibi tarikatlara oranla önceliği olan bir tarikattır. Tarikatını aşk, cezbe, sema’ ve safâ üzerine kuran Mevlânâ, tasavvufu belli kurallar ve fikirler sistemi değil, duyulan ve yaşanılan tecrübî bir bilim olarak algılamakta, semâ esnasında gazeller okumakta, ve toplumun her tabakasından pek çok kişi meclisine katılmakta idi. Medrese hocası, gözde âlim ve saygın bir şeyh efendi olmasına rağmen Müslim gayr-i müslim, alim cahil, fakir zengin, küçük büyük ve kadın erkek toplumun her kesimiyle yakın temas kurmaktaydı52.

Babası Bahâuddîn Veled ve Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizî’den Kübrevîliği, Şems-i Tebrîzî’den vecd, aşk ve sem⒠yolunu, İbn Arabî’den vahdet-i vücûd telâkkisini alan Mevlânâ, yepyeni bir mektep oluşturmuştur. Bütün bunları toparlayarak söylemek gerekirse, Mevlâna'nın tasavvufî düşüncesinin ana esaslarını şu şekilde sıralayabiliriz: Zühd, vahdet-i vücud, aşk, vuslat, Tarikat-ı Muhammediye ve semâ’.

Vahdet-i vücûd düşüncesini benimseyen Mevlânâ, etrafına sadece Sadreddin-i Konevî, Fahreddin Irakî gibi mutasavvıflarla ilim ve fütüvvet erbabını değil, pek çok hükümdar ve idareciyi de toplayabilmiş, manevî nüfuzuyla Moğol idarecilerinin bile hürmetini kazanmıştır. Çünkü Bektâşîlik, Melâmîlik ve Halvetîlik daha çok halk kitleleri arasında yaygınlık kazanırken, Mevlevîlik kuruluşundan itibaren, ilmî ve idârî zümreler arasında doğup gelişmekteydi53. Hem Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubad hem de Anadolu Beyleri ona hürmette kusur etmemekteydi. Aydınoğlu Ömer Bey kendisine sürekli hürmet göstermiş, Karamanoğulları kendisi ile akrabalık tesis etmiş, Sivas Beyi Kadı Burhaneddin, Mevlânâ’ya özel ilgi göstermiş ve şiirlerinden tefe’ül etmiş, Ertuğrul Gazi ise ona candan bağlı kalmıştır54. Ertuğrul Gazi oğlu Osman Gazi’yi Mevlânâ’nın ziyaretine götürmüş, Mevlânâ da Osman Gazi’ye hayır dualarda bulunmuştur. Osmanlı padişahlarının bir çoğu Mevlânâ nesline ve Mevleviyye’ye layık olduğu hürmeti ve yardımı esirgememişlerdir. Örneğin Orhan Gazi tarafından Konurhisar’ın fethine memur edilen Şehzade Gazi Süleyman, Rumeli’ye geçmeyi kararlaştırdığı zaman, evliyaullahtan yardım talebinde bulunmayı ihmal etmemiş, Mevlevî hâlifelerinden biri ile görüşmüş ve bu buluşmanın bir hatırası olarak şeyh kendisine bağlı olduğu tarikatın külâhını hediye etmiş, peşinden de zafer ve nusret niyazında bulunmuştur. Şehzade Süleyman, fethi müteakip, bu külâhı, ganimetleri paylaştırmak için ölçek olarak kullanmıştı. O, ayrıca "himmet-i ricalullah" telakkisiyle külahı altınlarla süsleyerek kendisine padişahlık tâcı ittihâz etmiştir55.

Mevlâna Celâleddin Rumî, Mevleviliğin felsefesini, tasavvufunu ve ilâhî aşkını anlatırken, oğlu Sultan Veled Mevlevî Tarikatını, Ulu Arif Çelebi Mevlevîliğin musikisini geliştirmiş, Âbid Çelebi ise semâ’ın son şeklini vermiştir. İlim ve siyaset dünyasından pek çok kişinin rağbet ettiği Mevlevilik, mûsikî, sem⒠ve şiir faaliyetlerinin icra edildiği tekkeleriyle güzel sanatların inkişafına yol açmıştır.

5. Rifâiyye
Ahmed-i Rifâî’ye nisbet edilen, adı sebebiyle Ahmediyye, doğum yeri sebebiyle Betaihiyye diye de tanınan bu tarikat, Anadolu’nun yaygın tasavvufî akımlarındandır. Ahmed-i Rifâî (ö.578/1182) dayısı Mansur el-Betâihî ve Ebu’l-Fazl el-Vâsıtî’den tasavvufî terbiyesini tamamladı. Vasıtî’nin ona icazet verirken “Herkes üstadı ile, ben ise talebem Rifâî ile iftihar ederim” dediği ve kendisine zahir ve batın ilimlerine sahip anlamına “ebu’l-alemeyn” unvanını verdiği rivayet edilir. el-Hikemu’r-rifaiiye ile sohbetlerinin derlenmesinden meydana gelen el-Burhanu’l-müeyyed en meşhur eserleridir.
Rifâîlikten “Tarikat-ı Ahmediye” adıyla bahseden İbn Batuta (ö.771/1369), seyahatnamesinde, bu tarikata ait tekkelerin özellikle İzmir, Bergama, Amasya ve Sûnisa’da bulunmakta olduğunu yazmaktadır. Ayrıca, gösterdikleri burhanlarla halkın itibar ve teveccühünü kazanan Rifâî dervişlerinin önemli bir nüfuza sahip olduklarını kaydeder56.
Mevlânâ zamanında Rifâî şeyhlerinden Seyyid Tâceddin kalabalık bir mürit cemaatiyle Konya’ya geldiğinde emirler, şehrin ileri gelenleri ve fütüvvet erbabı onları karşılamış, Celâleddin-i Karatayî Medresesi’nde ağırlamıştır. Dervişlerinin yılanlarla ve ateşle oynamaları, Konyalılar tarafından seyredilmiş, Mevlânâ’nın eşi de görmek üzere gitmek istemişse de Mevlânâ, bütün bunları abes görüp gitmesine izin vermemiştir57.

6. Kazerûniyye
Anadolu’da XIII. yüzyıldaki bir diğer tarikat da Kazerûniyye’dir. Meşhur İranlı mutasavvıf Ebü İshak b. Şehriyar-ı Kâzerûnî’ye (ö.426/1034) nispet edilir. Nefehâtü’l-üns’ün verdiği bilgiye göre, Ebü İshak Kâzerûnî Mecûsîlikten ihtida eden bir babanın oğludur58. Ebû İshak denizci ve balıkçıların piri ve hamisi kabul edilmiştir. İnanışa göre Ebû İshak-ı Kazerûnî’nin mezarından alınan bir avuç toprak, büyük dalgalarıyla tehlike arz ettiği zaman denize atıldığında sakinleşirmiş. Bunun için denizciler, yanlarında kabirden alınmış toprak bulundururlardı. Bu inanç Konya’da da yaygındı59. İshâkıyye ve Mürşidiyye diye de anılan Kazerûniyye, özellikle, İran'ın batı bölgelerinde hâkim olduğu, Irak ve Hindistan’dan Trakya’ya kadar uzanan bir tesir sahasının bulunduğu, XIV. ve XV. asırlarda da varlığını sürdürdüğü fakat XVI. yüzyılda Anadolu’da etkisini yitirdiği gözlenmektedir.

Ebü İshak b. Şehriyar el-Kazerûnî 65 ribat ve hangâh tesis etmiş, ordu denilebilecek bir teşkilat kurmuş, 24.000 mecusiyi ihtida ettirmiştir. Tarikatı İran'dan Hindistan'a, Çin'e kadar yayılmış ve Anadolu'ya da gelmiştir60. Özellikle askerî maksatlarla teşekkül eden Kazerûniyye, gayretinin büyük bir kısmını cihada yönelten tarikatlardandı. Daha çok liman ve menzil gibi insanların sıkça uğradığı ve her zaman yardıma ve yol göstericiye ihtiyaç duyduğu yerlerde tekkelerini kurup çalışan bir teşkilattı. Kazerûniyyeyi “aşırı sünnî bir tarikat” diye niteleyen Gölpınarlı, Karamanoğullarından Sultan Muhammed’in 821/1418 tarihinde Konya’da onlara bir tekke yaptırdığını kaydeder61.

Kazerûniyye dervişlerinin Anadolu’da tekkeler inşa edecek kadar çok ve yaygın bulunduğu söylenebilir.
Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıd’ın, Kazerûnî dervişlerine 802/1399 tarihinde Bursa’da zaviye yaptırması ve vakıf kurması da üzerinde durulmaya değer bir durumdur. Vakfiyede şu ifade yer almaktadır: “Murad Han oğlu Bayazid Han riya ve sum’adan hâlî bir niyetle Bursa’da kal’aaltı denilen yerin arkasında tarîk-i âmın önünde bir zaviye-i şerife kurdu. Bunu, Şeyh Ebu İshak-ı Kazerûnî ashabına, âdet olduğu vechile gelip gidenlerin, misafirlerin mukimlerin... mümkün olduğu derecede i’zâz ve ikramları hizmetlerini ifası için vakfetti”62.

Müridlerini, delişmen tabiatlı, garîb etvarlı ve savaşçı kişilerden seçen, tekkelerini, hudut boylarında ve serhatlarda kurmaya büyük önem veren Kazerûniyye Tarikatı, bu tutumu ile, mezkur karakter yapısındaki kişilerin, kabına sığmayan ve tatmin olmak isteyen kişilerin enerjilerini, fitne tefrika gibi içe dönük değil, cihad gibi kudsî ve dışa dönük bir hedefe tevcih etmek usulünü tercih etmiştir63.

7. Sosyal Zümreler
Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu mesken tutan Türk boyları çeşitli gruplar ve müesseseler oluşturarak, Anadolu'da kökleşme imkanı buluyorlardı. Bu tarihî misyonu, içtimaî, iktisadî, dinî, siyasî ve tasavvufî açıdan gerçekleştiren bu zümrelere Âşık Paşa, Horasan Erenleri adını vermektedir. Dört grup hâlinde isimlendirilen bu zümreleri şu şekilde sıralayabiliriz:

a. Gâziyân-ı Rûm
Gâziyân-ı Rûm’a, Alp’ler veya Alperenler adı da verilmektedir64. Geniş bir teşkilata mensup derviş-gâzilerdir. İslâm öncesi Türk hayatındaki alplerin bir devamı olarak kabul edilmektedir. Bektâşî tarikatının askerlik kolu olarak kurulan Yeniçeri ordusuna, “Gaziyân-ı Hacı Bektâş-ı Veli” ismi verilmiştir. Anadolu’ya göç eden sûfîler, sadece şeyh veya postnişîn değil, aynı zamanda birer alperen, gazi, emir ve ahî idi. Alplerin ölüme ve hayata, zamana ve tarihe yenilmedikleri bir gerçektir. Büyük felaketlere yol açan Moğol istilasıyla birlikte Horasan ve Maverâunnehir’den şehitlik idealiyle Anadolu’ya koşan alperen ve Horasan erenleri birer kolonizatör Türk dervişleri olarak, nefislerini arındırıp tevazuları ile Anadolu halkını aydınlattılar65. Alperenler kimi zaman uçlarda ilim ve fikir ehli olarak yerlerini alırken, kimi zaman da İslâm orduları ile birlikte veya onlardan önce veya sonra hareket edip savaşlara katılmakta, fetihlerin kazanılmasında önemli roller üstlenmekteydiler66. Anadolu’ya gelen Türkmenlerin, buradaki gazalarını İ’lâ-yı Kelîmetullah uğruna yapmaları ve bu coğrafyayı İslâmlaştırmayı gaye edinmeleri, Tuğrul ve Alparslan devrinde bu fetihlere iştirak eden Selçuklu komutanlarına “Gazi” unvanının verilmesine sebep olmuştur. Mengücek Gazi, Melik Ahmed Gazi, Ertuğrul Gazi, Osman Gazi ve Orhan Gazi bunlardan bazılarıdır. Bu teşkilata mensup Turgut Alp, Akça Koca, Konur Alp gibi mücahidler, Osmanlı Beyliğinin kuruluş aşamasında, etraflarındaki müritleriyle birlikte, bir yandan orduların savaş ruhunu hızlandırırken, bir yandan da manevî kişilikleriyle içtimaî nizamı düzenlemeye çalışmaktaydılar67.

b. Abdalân-ı Rûm
Abdal kavramı, o devirlerde derviş kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılmaktaydı. Bunlar dünyaya karşı ilgisiz tutumları ile sade bir yaşam sürerken, aynı zamanda manevî kişilikleriyle insanlığa faydalı olmanın çabasını gütmekteydiler68. Bu, Türkmen kabileleri arasında faaliyet gösteren dervişlerin oluşturduğu bir teşkilattır. Abdal ve Baba ismini taşıyan bu dervişlere Horasan erenleri de denilmektedir69. Anadolu’nun fethi, halkların Müslümanlaşması ve fethedilen toprakların maddî-manevî açılardan ihya edilmesinde önemli rol oynayan bu Horasan erenleri, sadece Horasan’dan gelen dervişler anlamını taşımamakta, aynı zamanda melâmî meşrep sûfîler manasına da gelmektedir. Dolayısıyla bu kavram bir coğrafi menşei değil, tasavvufî bir mesleği ifade etmektedir70.

Bu zümre daha sonra, XIII. asrın ikinci yarısında vefat etmiş olan Hacı Bektâş-ı Velî’ye nisbet edilir olmuştur71. Hacı Bektâş-ı Veli’nin bizzat kendisi, Nevşehir ve Kırşehir havalisindeki Hıristiyanlarla temas hâlindeydi72. Hâlifesi Sarı Saltuk’u, henüz Türk ordularının ulaşamadığı bir dönemde, Rumeli topraklarına, İslâm’ın sesini duyurmak üzere göndermişti. Gürcistan Beyini İslâmlaştırıp, ona elini öptüren Sarı Saltuk, Rumeli’de başarılı faaliyetlerin icracısı olmuştur73. İslâmlaştırma faaliyetini rasgele değil de belli bir plana göre gerçekleştiren Hacı Bektâş, bir kısım hâlifelerini Rumeli’ye gönderirken, Sarı Saltuk, Kara Donlu, Barak Baba, Hoy Ata ve Can Baba gibi hâlifelerini de Moğol zümrelerini İslâmlaştırmakla vazifelendirmişti. Böylesi ciddî boyuttaki organizeli faaliyet neticesinde, çok sayıda putperest Moğol zümresi İslâm’a girmekteydi74. Orhan Bey, Bursa fethine katılan Abdal Musa, Geyikli Baba ve Abdal Murad gibi Horasan erenlerine Uludağ yamaçlarında birer zaviye yaptırmış ve vakıflarını da tayin etmişti. Öyle ki, bunların hepsi XVII. yüzyılda bile faal konumunu sürdürmüşlerdir75.

c. Âhiyân-ı Rûm
Ahî Evran76 tarafından XIII. asırda kurulan ve meslekî bir hüviyete sahip olan Ahîlik, Anadolu’da meslekî eğitimin, sanat eserlerinin ve kültürel hayatın gelişmesine önemli katkıları olmuş bir tasavvuf zümresidir. On sekizinci yüzyıla kadar “Ahîlik”, XX. asrın başlarına kadar ise “gedik ve lonca” adıyla faaliyet yürüten esnaf teşkilatları cemiyetin ekonomik hayatını tanzimde önemli roller üstlenmiştir. Bu teşkilat adını, Arapça “kardeşim” mânâsına gelen “ahî” kelimesinden veya Türkçe’de “yiğit, eli açık ve cömert” mânâlarına gelen “akı” kavramından aldığı, tahmin edilmektedir77.

O devirde "aki', "aka" veya "ahî" ismiyle anılan kişiler soylu zümrelerden sayılıp fütüvvet erbabının reisi konumundaydılar. Fütüvvet mesleğine bağlı olan Ahilerin senetleri, Hz.Ali aracılığıyla Hz.Peygamber’e kadar ulaşmaktadır. Diğer mutasavvıfların hırka giymelerine karşılık onlar, fütüvvet şalvarı giyerlerdi. Aralarında birçok kadı, müderris ve bilgin vardı. Sadece bir esnaf teşekkülünden ibaret sayılmayan Ahîlik Teşkilatı, aynı zamanda tasavvufî düşünce ve görüşleri ile bir tarikat özelliğine sahip bulunmaktaydı78. İbn Batuta, Antalya’dan başlayarak Burdur, Güllhisar, Ladik, Milas, Barçin, Konya, Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Gümüş, Erzincan, Erzurum, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Görele, Geyve, Yenice, Mudurnu, Bolu, Kastamonu, Sinop gibi Anadolu şehir ve kasabalarında uğradığı ve ağırlandığı Ahi zaviyelerinden bahsetmektedir. Dolayısıyla, çok yakından tanıdığı Ahi zümreleri hakkında seyahatnamesinde şu ifadeleri dile getirmektedir: “Ahiler Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadır. Memleketlerine gelen yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, ihtiyaçlarını giderme, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple, bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda, bunların eş ve örneklerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir.

Ahi, evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi olan gençlerle diğerlerinin kendi aralarında bir topluluk meydana getirip içlerinden seçtikleri bir kimseye denir. Bu topluluğa da ‘Fütüvve – gençlik’ adı verilir. Önder olan kimse bir tekke yaptırarak burasının halı, kilim, kandil vb. eşya ve gerekli araçlarla donatır. Kardeşler, gündüzleri geçimlerini sağlayacak kazancı elde etmek üzere çalışırlar ve o gün kazandıkları parayı ikindiden sonra topluca getirip öndere verirler. Bu para ile tekkenin ihtiyaçları karşılanır, topluca yaşama için gerekli yiyecek ve meyveler satın alınır. Mesela, o sıralarda beldeye bir yolcu gelmişse, onu tekkede misafir ederler ve alınan yiyeceklerden ikram ederler. Bu tutum yolcunun ayrılışına kadar sürer gider. Bir misafir olmasa bile, yemek zamanında yine hepsi bir araya gelip topluca yerler, rakslar ederler, türküler çağırırlar ve ertesi sabah işlerine giderek ikindiden sonra elde ettikleri kazançlarla önderlerinin yanına dönerler. Bunlara ‘Fityan – gençler’, önderlerine ise ‘Ahi – kardeş’ adı verilir”79. İbn Batuta, Ladik, Dongozla veya Tonuzlu adını verdiği Denizli’ye geldiğinde, Ahi Sinan mensupları ile Ahi Duman mensupları arasında, onu önce hangi tarafın misafir edeceği hakkında epeyce gürültü koparıldığından, nihayet kur’a usulü ile Ahi Sinan mensuplarının kendilerini ağırladığından bahsetmektedir80.

Yine İbn Batuta, Ladik Beyi Yenenç Beyin81 bir bayram alayını tasvir ederken, Ahilerin teşkilatı hakkında şu bilgiyi veriyor:
“Namazgaha gittiğimizde sultan da askerleriyle çıkmış, bütün sanatkârlar davul zurna ve boruları, bayrakları ile hazırlanmışlar, gösterişleri ve silahları ile de birbirleriyle yarışa girişmişlerdi.
Her sanatçı kolu, yanlarında getirdikleri koyun, öküz ve ekmek yüklerini taşıyorlar, kabristanda kestikleri kurbanları, ekmeklerle birlikte fakir fukaraya dağıtıyorlardı. Bayram alayı kabristandan başlamakta idi. Oradan namazgaha geliniyordu. Bayram namazını kıldıktan sonra, sultanla birlikte konağına gittik. Yemek hazırlandı. Fakihler, şeyhler ve ahiler için ayrı bir sofra, fakirler, düşkünler için de ayrı bir sofra kurulmuştu. Bugün hükümdarın kapısından bey olsun, fakir olsun kimse çevrilemezdi”82.
XIII. asrın ikinci yarısı ile XIV. asrın başlarında Anadolu’nun önde gelen bir takım devlet erkânı, kadı, müderris ve tacirlerin, değişik tarikatlara mensup şeyhlerin bir ahî kuruluşu olan “fütüvvet teşkilatı”na girdikleri görülmektedir83. O dönemde bu teşkilatın ne derece yaygın olduğu, İbn Batuta’nın “Ahiler Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadır.”84 ifadesinden anlaşılmaktadır. İbn Batuta’ya, “Anadolu’nun şeffaf diyar” olduğu hükmünü verdiren ahîler, belli başlı merkezlerde, bir nevî özerk idare ile, bölge halklarını dağılmaktan, cemiyet hayatını parçalanmaktan kurtarmışlar ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna kadar bu coğrafyayı korumuşlardır. Böylece tekke mensupları, yıkılan bir devletin yerine, kurulacak yeni bir düzen ve yeni bir devletin de ilk hazırlayıcısı olmuştur. Halkı, kol ve kanatları altına alan ve onları her türlü tehlikeye karşı koruyup kollayan bu teşkilatlar, devlet kurma fikrinde olan Beyler için, yegane güç ve kuvvet kaynağı durumunda idi. İbn Batuta, Aksaray’daki Şerif Hüseyin, Niğde’deki Ahi Çaruk, Kayseri’deki Ahi Emir Ali ve Sivas’taki Ahi Bıçakçı Ahmed ve Ahi Çelebi zaviyeleri ile Emir Alaaddin Eretna’yı85 tanıtırken, Ahilerin siyasî konumlarına şu şekilde vurgu yapmaktadır:: “Bu ülke törelerinden biri de, bir şehirde hükümdar bulunmadığı takdirde ahilerin hükümeti yönetmeleridir. Ahi, kudreti ölçüsünde geleni gideni ağırlar, giydirir, altına binek çeker, davranışları, buyrukları, binişleri ile aynen bir hükümdarı andırır”86.
Bünyelerinde alp ve alperenleri barındıran ahî teşkilatları aynı zamanda, fetih ve gaza hamlelerini kolaylaştıran, ordunun ikmâl ve lojistik ihtiyaçlarını imkânları ölçüsünde karşılayan askerî birer teşekküldü87. II.Gıyaseddin Keyhüsrev’in zaafından ve kötü yönetiminden yararlanan Moğollar Anadolu’yu işgal edip, Sultanın ordusu Kösedağ’da Moğol ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğrayınca, Kayseri Ahileri Moğollara karşı şehri müdafaa etmişlerdir. Moğollar karşısında on beş gün süreyle şehri savunan Ahilerin gerçekleştirdikleri en şiddetli çarpışmalar, Debbağlar Çarşısı tarafındaki surlar önünde gerçekleşmiş ve Moğol ordusuna ağır kayıplar verdirmişlerdi. Moğol ordusu komutanı Baycu Noyan’ın muhasarayı kaldıracağı bir sırada Selçukluların Kayseri Subaşıcısı Hacok oğlu Hüsameddin, Baycu ile anlaşarak Moğolların şehre girmelerini sağladı88. Bu acı mağlubiyetten sonra Kayseri Ahilerinin topluca imha edildikleri ve teşkilatlarının dağıldığı anlaşılmaktadır.

Meslekî hayatın temel prensiplerine sadık kalan Ahilerle, bugünün esnaf dernekleri diyebileceğimiz Ahi zaviyeleri içerisinde her sanat dalından insanlar bulunmaktaydı. Aynı zamanda onlar, manevî mertebesi yüksek bir “pîr”in gözetiminde tasavvufî eğitim de almaktaydılar. Aldıkları terbiye gereğince, herkesin kendi mesleğinin gereklerini yerine getirmesi, işinin ehli olması ve ürettiklerinin kalitesine dikkat etmesi istenmekteydi. Çalışma hayatı ve hizmet sahalarında gösterecekleri en küçük bir ihmal ve kusurla, pîrin sevgi ve himmetinden mahrûm kalacakları telkin edilmekteydi. Böylesi bir terbiye ocağında ve kültür ve sanat okulunda eğitim gören değişik meslek zümreleri, çalışma hayatlarını ve meslekî faaliyetlerini ibadet coşkusu içerisinde yerine getirmişlerdir. Bunun sonucu olarak, ok atıcılar –toz koparanlar-, değil müsabakalarda, günlük idmanlarında bile abdest alıp iki rekat namaz kılmadan, herhangi bir sebeple de olsa ok ve yaylarını ellerine almaz ve el sürmezlerdi. Tûfanda inananları kurtardığı için gemilerini mukaddes sayan gemiciler, gemilerinin üzerinde abdestsiz dolaşmamışlar, manasız ve gereksiz iş yapmayı hatalı saymışlar, insanlık hâli olarak bilmeden gemilerine çer-çöp atmayı bile günah telâkki etmişlerdir. Geçimini zırh yaparak kazandığı için Davud (a.)’ı pir ittihaz edinen demirciler, örslerinde demir döverken onunla bütünleşmişler, bu duygu ve heyecan içinde çeliğe su vermişlerdir. Pehlivanlar, abdest alıp iki rekat namaz kılmadan ve kendilerine cazgır tarafından pîrleri Hz.Hamza’nın ruhaniyeti hatırlatılmadan güreşe başlamamışlardır89.

Anadolu Selçukluları zamanında, Ahi zaviyelerinin kurulmasını zaruri kılan sebeplerden biri, Türkmen halkın göçebelikten yerleşik hayata geçişidir. Göçebelikten yerleşik hayata geçişin en önemli şartı, yerleşim yerlerinde iş sahibi olunmasıdır. O günün toplumunda Ahi zaviyeleri, Türkmen halkın şehir hayatına adaptasyonunu sağlamaktaydı. Göçmen Türkmenlerin birer meslek sahibi hâline gelmelerine öncülük etmeleri ve onların şehir hayatına uyum sağlamalarına önem vermeleri ile Ahi zaviyeleri, meslek ve sanat dallarının Türklerin eline geçmesine sebep olmuştur. Moğol istilası sonucu Anadolu’ya gelen yeni sanat erbabı desteklenmiş ve kendilerine sunulan imkanlarla takviye edilmiş, yerli Hristiyan esnafa karşı rekabet kabiliyeti geliştirilmiş ve böylece Türklerin iş hayatını ellerine geçirmesine imkan kazandırılmıştır. Ayakkabı, çizme, at koşumu ve silah gibi devletin zaruri ihtiyaçlarını gideren iş kollarını millî hâle getiren ahî zaviyeleri, aralarında gerçekleştirdiği dayanışma ruhu ile Türk esnafını güçlendirmiş ve karşılarında gayr-i Müslim zümrelerinin tutunabilmesini imkansızlaştırmıştır90.

Esnaf ve sanat kuruluşlarının eğitimini, üretim, kalite kontrolü ve fiyat politikası gibi esaslarını düzenleyen Ahîlik, usûl ve âdâbını, iç-tüzükleri diyebileceğimiz fütüvvet-nâmelerle91 tespit etmiştir. Ahîliğin iç tüzükleri, diğer tarikatların usûl ve âdâbı mukayese edildiğinde, çoğu zaman paralellik arz ederken bazı önemli noktalarda farklıkların bulunduğu da görülmektedir. Bu farklılıkları şu şekilde sıralayabiliriz:

Müridlere kıyafet olarak ahîlikte, “şedd-kuşak” bağlanması ve şalvar giydirilmesi tercih edildiği hâlde, tarikatlarda, “hırka”nın esas libas olarak kabul edildiği görülmektedir.

Ahîlik ve fütüvvet’de, “yiğit, ahî, şeyh veya ahbâb, nîm-tarîk, müfred, nakîb, nakîbü’n-nukabâ, halîfe-i dâim-makam-&
...Geri dön
(C)opyright 2017 Selçuklular.com - info@selcuklular.com